deviant art

Deviant Login Shop
 Join deviantART for FREE Take the Tour
IN NO DISTANCE..
LISTEN TO MUSIC...
DEAD AND LOVELY....
  • Mood: Neutral
  • Listening to: WIND OF DESIRE
  • Reading: SAMUEL
  • Eating: MOCCA
  • Drinking: PİLAKİ RAKI
NEVŞEHİR - Oscar ödüllü aktör Nicolas Cage'in başrolde yer aldığı ve bazı bölümleri Kapadokya'da çekilen 'Hayalet Sürücü 2'nin prodüktörü Bennett Walsh, ünlü yönetmen Quentin Tarantino'nun 'Kill Bill' filmlerinin devamını çekmeyi planladığını açıkladı.

Walsh, filmin yönetmeni Quentin Tarantino ile görüştüğünü ve 'Kill Bill 3'ü de çekmeyi düşündüklerini kaydetti.

Walsh, ''Hayalet Sürücü 2'' filminin Kapadokya çekimlerinin 23 Ocak Pazar günü biteceğini ve pazartesi günü de Denizli'ye geçeceklerini ifade etti.

Filmin vizyona giriş tarihinin bir yıl sonra olmasının nedenini, montaj aşamasına bağlayan Walsh, ''Hayalet Sürücü 2'' filminin özel efektlerinin fazla olması ve 3 boyutlu hazırlanmasının, vizyona girme tarihini uzattığını belirtti.
  • Mood: Neutral
  • Listening to: WIND OF DESIRE
  • Reading: SAMUEL
  • Eating: MOCCA
  • Drinking: PİLAKİ RAKI
Şeker Ahmet Paşa nın sevgili bulmaktaki marifet ve enerjisini 7 kocalı Hürmüz bile umutsuz evkadınları nispetindeki koca sıralayışı ile sevgili arayışı arasındaki heyecanı saklayamaz.Açık ara kadınlar koca arayışı ile sevgili arayışındaki farkı kapatamaz görünüyorlar.Evlilik sevgili olmaktan çok kurumsal aidiyet,Sevgili olmak ise nispeten ceasaret i temsili sayılır.Ayakları yerden kesilen kaç sevgili olduysa ayakları yere sert basan ev kadınlarının hakkını vermek iade-i itibardan öteye geçmeyecektir.Evlilikte çocuklar sevgilidir.

Elsa Triolet"nin de Aragon için, kovaladıkça kaçan ateşböceği misali, hep bir yanıyla karanlıkta kaldığı söylenebilir; yoksa bir aşk nasıl 40 yıla dayanabilir? Paris"teki sürrealist çevreye ani bir dalış yapan Elsa Triolet, Moskova doğumluydu. Genç bir kızken şair Mayakovski"den derinlemesine etkilenmiş ve ilk fikirleri onunla şekillenmişti. Fakat talihsizlik eseri Mayakovski gönlünü Elsa"nın kızkardeşi Lili Brik"e kaptırınca, Fransız bir subayla evlenip adeta gönüllü sürgüne çıkan Elsa, kendini önce birkaç yıllığına Tahiti"de, ardından da 1920"lerin hareketli Paris"inde buldu. 1928"de, Montparnasse"ta Aragon ile tanıştılar ve ondan sonra ayrılmadılar.

Paul Éluard ve André Breton"la birlikte sürrealist hareketin en parlak üyelerinden olan Aragon, aradığı politik açılımı, dönemin en devrimci fikirleriyle fokur fokur kaynayan bir kazandan farksız Rusya"dan gelen Elsa"da bulmuştu. Komünist partiye üye olmakta gecikmedi. İkili, daha sonra Nazi karşıtı hareketin teşkilatlanmasında da öncü rol oynayarak, Fransız Direniş"inin sembollerinden biri haline geldi.
Her ne kadar biz onu Aragon"un şiirinde ölümsüzleşen, yağmur sonrası bulanan yeşil suları andıran güzel gözleriyle tanısak da, Elsa aynı zamanda yetenekli bir yazardı. Mayakovski"nin şiirlerini Fransızca"ya ilk çeviren o olmuştu. 1920"lerin başında eşiyle bir süre yaşadığı Tahiti"den, en büyük hayranlarından biri olan Viktor Shlovsky"e yazdığı mektuplar, daha sonra Maxim Gorky tarafından beğenilince Rusça bir kitaba dönüşmüş. Savaş sona ermek üzereyken, 1944"te "Le Premier Accroc Coûte Deux Cents Francs" adlı öykü kitabıyla Fransa"nın prestijli edebiyat ödülü Le Prix Goncourt"u kazanan ilk kadın yazar olan Elsa"nın, dilimize çevrilmiş bazı eserleri de bulunuyor.

Aragon"la tanışmalarından önce, Elsa"nın aşka inanmayan, ilgi "oburu" bir karaktere dönüştüğünü söylemek mümkün. O dönemde önde gelen hayranlarından biri olan Rus eleştirmen Viktor Shlovsky ile ilişkileri buna iyi bir örnek. "Bana artık aşktan bahsetme!" dediği için, ona Donkişot"tan, Berlin"deki selden, alışverişe çıkan bir kadından, çatalın nasıl tutulacağından, Einstein"dan söz eden harikulade aşk mektupları yazan Viktor Shlovsky ve diğer hayranları hakkında, kızkardeşi Lili Brik"e bir mektubunda şöyle diyor: "Hâlâ bana aşık olan ve bundan vazgeçmeye hiç niyeti yokmuş gibi görünen üç erkek var. Üçüncüsü (Shklovsky) bana adeta yapıştı. Öyle ki, artık onu günlük hayatımın dekorunun en ilginç parçası gibi görünmeye başladı… Bana her gün bir veya iki mektup yazıyor, bunları kendi eliyle getiriyor ve dizimin dibine oturup okumamı bekliyor. İlki bana çiçekler gönderiyor, fakat bu arada gittikçe melankolikleşiyor. İkincisi ise bütün dertlerimle bana kucak açacağını söylüyor. Bu, içlerinde en soğukkanlı ve kurnaz olanı."

Elsa"nın 1970"teki ölümünden sonra da Aragon, eşinin çekmecelerini boşaltıp düzenlerken, üzerinde yakın ve uzak çevrelerinden erkek isimlerinin bulunduğu ve Elsa"nın sevgilileri olduğunu düşündüğü bir liste bulmuştu. Kimilerine göre bu, gerçekten de mutlu aşk diye bir şey olmadığının kanıtı; bana göreyse Aragon zaten Elsa"nın ruhunda ve bedeninde, hayatı sevmek için iyi bir neden bulmuştu. Veya nedenlerin en güzelini… O yüzden, sadakat meselesini bir kenara bırakıp, dilerseniz Aragon"un aynasından Elsa"nın güzelliğini seyre devam edelim:

"Bir gün bu dizeler Elsa dillerinde dolaşacak insanların
O insanlar ki bu çağın o garip acısını duymayacaklar
Uyandıracak dizelerim heyecan dolu gençleri
Öğretmek için onlara aşk denilen ateşi
Öğretecek zamanın aşkı galebe çalmasının mümkün olmadığını
Ve eninde sonunda aşkla yaşamın birliğini
Aşklar vardır zaten bir asma gibi meyveye durur
Ve damar mavi kaldıkça akar içinden üzüm şarabı

Bir gün bu dizeler Elsa daha ne ekleyeyim ki
Okuyunca onları bizden sonraki insanlar diyecekler ki
Kollarım yeterince güçlüymüş dizlerine sarılmak için
Güvenme bana yine de kısa sürer sarılmalar kucaklaşmalar
Biliyorsun bir sebep aramaz gül açmak için
Çünkü bilecekler ki bir gün bu dizeler Elsa
Adın koparılıp atılamaz bu evrenden
Ve senin heykelini yapacaklar etten sözcüklerle"
(Bir Gün Bu Dizeler Elsa şiirinden; Tanrı Bunuel i korumadan kamera versin...
  • Mood: Neutral
  • Listening to: LOVES-ER
  • Reading: KİSS FOREVER
  • Eating: love Bitter Çikolotası
  • Drinking: MOJUTA SADEEE
ARTİST S

ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ  ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞŞİNASİ GÜNEŞ  ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ
ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞŞİNASİ GÜNEŞ  ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ
ŞİNASİ GÜNEŞŞİNASİ GÜNEŞŞİNASİ GÜNEŞ  ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ
ŞİNASİ GÜNEŞŞİNASİ GÜNEŞŞİNASİ GÜNEŞ  ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ
ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ  ŞİNASİ GÜNEŞ  ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ
ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞŞİNASİ GÜNEŞ  ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ
ŞİNASİ GÜNEŞŞİNASİ GÜNEŞŞİNASİ GÜNEŞ  ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ
ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ ŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞŞİNASİ GÜNEŞ
ŞİNASİ GÜNEŞ
  • Mood: Neutral
  • Listening to: DESIGN-ER
  • Reading: REDACTOR
  • Eating: STRWBERRY
  • Drinking: SODA
Dream Design Factory ile Milano’daki Zona Tortona Design etkinliği başta olmak üzere pek çok projenin organizatörü olan İtalyan Design Partners ortaklığıyla düzenlenen etkinlik çerçevesinde 60'a yakın bağımsız tasarım etkinliği düzenlenecek.
‘Geçmiş ve Gelecek Arasında Akdeniz Tasarımı’ ana teması ile iki farklı bölümde ele alınan ve dört gün boyunca devam edecek olan etkinlikte, katılımcı mekanlar vitrin, enstalasyon ve yeni ürünleri ziyaretçilere tanıtma fırsatı bulacak.
İDW 2009, yarın akşam (18 Haziran) Hasköy’de Eski Şapka Fabrikası’ndaki Design Library İstanbul’un açılışı ile başlayacak. Tümüyle tasarıma adanmış, tasarımın bütün dallarını bir çatı altında toplayan ve uluslararası bir proje olan Design Library, dünyanın üçüncü, Türkiye’nin ise ilk tasarım kütüphanesi olma özelliğini taşıyor.
Kütüphanede yazılı kaynakların yanı sıra ürün lansmanları, sergiler ve paneller de düzenlenecek. İDW 2009 kapsamında, İtalyan tasarım dünyasının öncü isimlerinden biri olan Alias’ın işbirliği ile gerçekleştirilen Michelangelo Pistoletto’nun ‘Deniz ve Kara Arasında’ sergisinden, ünlü İtalyan tasarımcı Paola Navone tarafından hazırlanan ve Milano Tasarım Haftası’na damgasını vuran Richard Ginori enstalasyonuna kadar birçok başarılı çalışma, dört gün boyunca İstanbullu tasarım tutkunlarıyla buluşacak.
Türk tasarımcılarının katılımıyla ‘OOPS!’ ve ‘Barbarlight’ sergileri ile dünyanın yenilikçi malzemeler konusundaki en büyük ve önemli araştırma merkezi olan Material Connexion etkinliği, İDW’de öne çıkan sergiler arasında yer alıyor. Bir diğer ilgi iddalı sergi ise bms'nin Etlier Ayazma yolu sokak No:5'deki showroom'unda gerçekleşen Michelangelo Pistoletto sergisi. Riccardo Blumer tasarımı sandalyeleri kullanarak bir enstalasyon oluşturan Pistoletto projesinde Akdeniz'i yorumluyor.
Etkinlik çerçevesinde tasarım tarihi profesörü Vanni Pasca tarafından koordine edilen ve ‘Palermodesign’ tarafından düzenlenen ‘Akdeniz Tasarımı’ temalı yarışmanın sonuçları açıklanacak. Katılımcıların tümünü Akdeniz ülkeleri tasarımcılarının oluşturduğu yarışma, ödül töreni ile sona erecek. 20 Haziran Cumartesi günü ise Beyoğlu'nda Serdar-ı Ekrem Sokak, Sema Topaloğlu Stüdyosu, Turnacıbaşı Sokak, Faik Paşa Yokuşu ve Kumbaracı Yokuşu Tercüman Çıkmazı’nda düzenlenecek sokak etkinliklerinde İstanbulluları tasarımla buluşturacak.
  • Mood: Neutral
  • Listening to: DESIGN-ER
  • Reading: REDACTOR
  • Eating: STRWBERRY
  • Drinking: SODA
  • Mood: Neutral
  • Listening to: ART
  • Eating: NAR
  • Drinking: AYVA
Why this cloying effort to amuse,
What makes this place so frantic and so void?
Why must our coffers so relentlessly be abused,
Why does this station-to-station trek leave us drearily annoyed?

Why a bridge to nowhere, a stale journey's fitting end,
With a fun-house mirror our city's fabric to distend?
(And did you notice the lack of work done here by locals,
Do those crafty park fathers think we're only yokels?
What do they mean when talent's imported solely from afar,
That Chicago's art is third-rate, an afterthought, no star?
I know my limits, I'm no member of Mensa
But couldn't someone 606ish reach the heights of Plensa?)

This space stirs me not.
Why such fervor for Gehry's gilded Pavilion,
Who counts how many poor might feed for half a billion?
Empty, empty, empty, empty, frenzied efforts all aside,
Such patronizing circuses we should never let abide.
This place is shadow, a cynic's ploy, in civic ways perversion,
Offering thin entertainment as sop, as titillating diversion.
The public needs not so assiduously to be goosed,
There's more to life than to be shallowly amused.

More pork than park, this suits us oh so well,
Our civic corruption tale it brazenly tells.
The future is a blank the years will fill,
But I would die before setting foot into Park Grill.
Yes, yes, stroll along, stimulation around the corner,
This is the park of an administrative suborner.
Two streams of spit, some columns, a trellis grids the sky,
Let's give the rabble choice, burbled voices from on high.

This is the voyage of the duped.
Someday when mirrors chip and fountain screens go dark,
They will say Chicago erred with this theme park.
Someday when more more more seems not the urge to sate,
Our heirs may note this faked joy was not worth the wait.
A monument to culture by committee,
This manic park deflates a great, great city.
Romantics will be disappointed when they realize that parks have more to do with culture than nature. Any �listening to nature�s teachings� in a park is so heavily mediated by cultural and historical forms that nature�s input is meager. The great parks of London and Paris began as aristocratic hunting preserves and were converted to parks in order to provide the working classes with fresh air, restore physical vitality, and stave off social unrest. Frederick Law Olmsted, the designer of Central Park and the suburb of Riverside, Illinois, had similar, but generally more altruistic arguments about social and physical improvement through fresh air and foliage, as well as the possibility for civil interaction afforded by parks, which might counteract the �enervating conditions of the town.�

The separation between commerce, where �conditions of corruption, and of irritation, physical and mental� prevailed, and where actions toward other men were characterized by �vigilance and wariness� envisioned by Olmsted does not seem to exist in Millennium Park. The schizophrenic eclecticism of its accouterments � balustrades, sculptures, walkways and the rest � mirrors, rather than suspends the restless and scattered imaginations of people who must drive from Best Buy to Target to Dunkin Donuts and then home to watch the television.

Even though nothing is really on sale (besides the seven-dollar hot dogs), the haphazard layout and pace of the views and vistas of ever-new attractions reproduce a weary consumer�s patterns of cognition. Anyone who wants a reflective, (rather than passive) contemplative or social experience, a pleasant conversation accompanied by the play of a fountain, needs to wander into another century. Even the garden on the hill seems overstuffed with plants (not like the economy of the prairie at all); although, perhaps when it is mature the logic of the design will be more affecting.

Frank Gehry�s flamboyant band shell�s dynamic surfaces argue elegantly with the static rectilinearity of the buildings that frame them. His scaled serpentine bridge recalls the Native American Snake Mounds in the woods on a bluff over the Ohio River. Even though the bridge is designed to get us from place to place, its curves keep us from speeding ahead, while the integrity of the forms and materials carry us forward. Our views of the site are gently multiplied in the same manner that Smithson envisioned for Spiral Jetty. Here, the old ideas about transformations offered by the green world are reconstructed by design and engineering; like Olmsted�s plans for happiness in what he designated as the deep woods of the park, these constructions are governed by harmony and simplicity rather than appetite.
  • Mood: Neutral
  • Listening to: my hard
  • Drinking: lemon
The most dangerous of these enemies is Batman's most infamous nemesis—a
maniacal, remorseless fiend known as The Joker. "The Joker is the ultimate screen
arch-villain," Nolan attests. "In his own way, The Joker is as much an icon as The Dark
Knight is, and that presented us with both an opportunity and a challenge in terms of
exploring the character's distorted point of view. But we also wanted to create a villain
who, as colorful and outrageous as he is, is still coming from a place of reality. In
keeping with the tone we established in 'Batman Begins,' we determined he is a pretty
serious guy, despite being called The Joker. So we began with the notion of The Joker
as the most extreme form of anarchist—a force of chaos, a purposeless criminal who is
not out for anything and, so, can't be understood. He is not only a massively destructive
force, but he also takes great delight in his murderous nature, which is a pretty terrifying
spectacle.
"As the screenplay developed," Nolan continues, "we started to explore the effect
one guy could have on an entire population—the ways in which he could upset the
balance for people, the ways in which he could take their rules for living, their ethics,
their beliefs, their humanity and turn them on themselves. You could say we've seen
echoes of that in our own world, which has led me to believe that anarchy and chaos—
even the threat of anarchy and chaos—are among the most frightening things society
faces, especially in this day and age."
"The Joker is somebody without any rules whatsoever," Bale states. "How do
you fight somebody who is bent on destruction, even if it means self-destruction? That's
a formidable foe." The actor goes on to say that The Joker's total lack of morality is one
of his most potent weapons in his war with Batman because, conversely, "Batman has a
very strict moral code for what he will and won't do, and The Joker can use that to his
advantage. Batman still has this huge reserve of anger and pain and knows he could
  • Mood: Neutral
  • Listening to: Electra
  • Drinking: Beer&Malt1/2 %15
Elektroniğin ustalarıyla DANS
Elektronik müzikle ilgili sıcak hislerim olmamasına rağmen bu yıl 5. yılını kutlayan Electronica Festival İstanbul�u yakından takip ediyorum

İlk 4 yılda 62 bin katılımcıyla �koyu bir fan kitlesi� yaratan festival, bu yıl da pek uslu durmamış, meraklılarını şımartmayı başarmış. Dün, performansına hayran kaldığım, yakın markajıma aldığım (Peter) Kruder & (Richard) Dorfmeister ve David Guetta gibi elektronik müziğin muzip adamlarıyla açılışı yapan festivalde bugün; benim de merakla beklediğim şahsına münhasır bir isim Trentemöller, Orman semalarında kulakların pasını silecek. Gelelim benim es geçemediğim; Trentemöller ve Kruder & Dorfmeister�e. �Dans etmem� diyeni bile pistten indirmeyen iki grubun hayat-müzik eksenindeki niyetlerine. Biz sorduk, onlar yanıtladı...


Viyana sahnesinin önemli iki prodüktörü olarak 1993�te Kruder&Dorfmeister olarak kariyerinize başladınız. Grup kurmaya nasıl karar verdiniz?
Peter Kruder: Aslında aklımızdaki fikirleri gerçekleştirmek için tek çaremiz buydu gibi bir şey. Sanırız iyi de oldu.

Bundan şüphemiz yok. Ambient, dub, downbeat ve Latin öğelerini birleştirerek müziklerinizi oluşturuyorsunuz. Yaptığınız farklı müzikle de alanınızda tek olma özelliğini taşıyorsunuz. Bu ayrıcalık müziğinizi nasıl etkiliyor?
Tamamen �özgür düşünme� üzerine müzik yapıyoruz. Birbirimizi ve önerilerimizi yargılamıyoruz. Kendimizi sınırlamıyoruz. Ve en önemlisi ne istediğimizi biliyoruz... Gerisi kendiliğinden geliyor zaten. Yaptıklarımız ortada. Siz de öyle düşünmüyor musunuz?

Farklı tınılarda yaptığınız remix�ler çok beğeniliyor. Hatta �The K&D Sessions� gibi remix�lerden oluşan albümleriniz var ki hayranlarınız bulmakta zorlanıyor. Remix�lerinizi hazırlarken nasıl bir rota izliyorsunuz?
Biz, sanatçı gibi düşünüp, parçaya başka bir perspektifle baksaydık ne olurdu sorusuyla yola çıkıyoruz. Ayrıca kendi dokunuşumuzla da Kruder&Dorfmeister olarak o parçaya ne katabileceğimizi de göz ardı etmiyoruz. Bizden beklenenden ziyade, beklenmeyeni verip, yeni ufuklar açmak da önceliklerimizden biri. Tabii unutmamak lazım, o anlardaki ruh halimiz de çok önemli bir başka katkıyı ortaya çıkarabiliyor.

Türkiye�deki elektronik müzik dinleyicisini nasıl buluyorsunuz?
Bu yıl DJ performanslarımızla Lounge 102 tarafından ağırlandık ve gerçekten çok iyi gecelerdi. Seyirci muhteşemdi. Canlı şovumuzla tekrar geri dönmek istememizin sebeplerinden biri de bu oldu. Bizi davet eden organizatörler bir sanatçının isteyebileceği tüm faktörleri birleştiriyor. Bu da şahane bir durum.

Müziğimiz hakındaki düşünceleriniz? Bizden tanıdığınız isimler var mı?
Türk müziğini mistik buluyoruz ve bizi çok cezbediyor! Tanıdığımız ve başarılı bulduğumuz ise birçok isim var.

Şu ortalığı ayaklandıran performanslarınıza gelince...
K&D Soundsystem, sadece canlı bir performans değil, aynı zamanda mc�leriyle ve görsel şovuyla da tam bir festival deneyimi. Bu yüzden performanslar için sadece festivalleri tercih ediyoruz. Yoğun programımıza İstanbul�u katmış olmaktan ve bu festivalde yer almaktan da gayet memnunuz.


Bu gece Orman�da sürpriz var!


1997�de DJ T.O.M ile Trigbag adı altında Danimarka�nın ilk canlı house performasıyla çıkışınızı yaptınız ve dünyaca tanındınız. Bu başarıyı tahmin ediyor muydunuz?
Anders Trentemöller: Tahmin ediyorduk. Çünkü başarmak için gereken tüm faktörleri neredeyse eksiksiz yerine getirdiğimize inanıyoruz. Ancak yine de başarı için en önemli etken sizi dinleyenlerin yaydığı ve verdiği enerji.

Hayranlarınızın Trentemöller�e karşı olan tepkileri sizi nasıl etkiliyor? İlk Trigbag single�nız �Showtime� ünlü DJ�ler tarafından sıkça çalındı...
Söylediğim gibi, daha iyiyi yapmak için en gerekli motivasyon bu. Aldığınız olumlu ya da olumsuz her tepki, tepkisizlikten çok daha iyidir. Showtime, DJ dostu bir parça olmamasına rağmen hak ettiği ilgiyi gördü. Bu daha çok üretim için bizi bir adım ileriye taşıdı.

Daha sonra bir şey oldu ve 2000�de Trigbag tarihe karıştı... Ardından sahnelere iki yıl ara verdiniz...
Her sanatçı gibi benim de �yeni�yi yaratmak için kendimi daha fazla dinlemem gerekti. Aslında buna ara diyemeyiz, üretim sürecinin bir başka yüzü demek daha doğru bir tanım olur. Zaten sonrasında da birçok yeni projeyle geri döndük. Sizce de öyle değil mi?

Sonrasında Danimarka DJ Ödülleri�nde en iyi çıkış ödülünü aldınız. Ardından yine başarılı işler. Bunun sırrı?
Sırrı var mı bilmiyorum. Hiç düşünmedim. Ama benim sırrım; (sanırım) işi sevmek ve istemekle ilgili bir şey bu.

Sizin performansınız diğer festival konuklarından ayrı bir yerde, en azından ben öyle görüyorum. Bu bağlamda festival için teklif geldiğinde ilk olarak ne düşündünüz?
İlk önce, festival organiztörleriyle hangi saatte çıkacağım konusunda anlaştık. Çünkü �Trentemöller live in concert� başlı başına çok ayrı bir performans. Hem göze, hem de kulağa hitap eden, tam anlamıyla bir konser deneyimi yaratmayı amaçlıyoruz.

Bu gece Parkorman�da hayranlarınıza özel bir sürpriziniz olacak mı?
Sürpriz olarak görür müsünüz bilemem ama hiç duymadığınız parçalarımı dinleyerek dans etmeninin tadını çıkaracaksınız. Buna emin olabilirsiniz. Türkiye�deki dinleyenlerimden aldığım mail�lerin ve mesajların sayısını tahmin bile edemezsiniz. Kesinlikle çok güzel bir festival olacağına eminim.

Son olarak aldığım duyumlara göre daha önce sorunlu bir İstanbul maceranız olmuş... Konser vermeden döndünüz, niye vazgeçtiniz?
Konser için gelmemiştim. DJ set için gelmiştim. Bir kulüp şovuydu. Ancak plaklarım çalınmıştı ve kendi plaklarımla çalamadım. Canlı şovumuzu ilk defa bu festivalde gerçekleştireceğiz.




12.07.2008
Haber: BETÜL MEMİŞ
  • Mood: Neutral
  • Listening to: Street
  • Reading: Güncel Sanat
  • Drinking: Teqila
Steril olmayanlar için kapitalist mantık dışındaki sanatsal alan.
Sosyal performans güncel sanat içinde Beuys'tan bu güne ne tür bir değişim geçirdi? Şu anki tüketim toplumuyla kıyaslarsan derin farklılıklar var mı?
Performans sanatı kavramsal olarak nitelendirilen bir eğilimi yansıtır. 1970'li yıllarda performans sanatının en güçlü ismi Joseph Beuys'tu. Bilindiği üzere Beuys "düşünce plastiktir" diyerek kendi sanatsal tavrını ortaya koymuştu. Beuys'un sanatsal yaklaşımının altında "eylem" kavramı bulunur. O tüm hayatı boyunca sanat ve yaşamı birleştirmeye çalışır. Toplumsal içerikli performanslarından birinde Beuys, Berlin'in Karl Marx Meydanı'ndaki 1 Mayıs gösterilerine iştirak eder. Tüm meydanı kızıl renkteki süpürgesi ile süpürür. Toplananları iki asistanın taşıdığı siyah ve sarı renkte olan torbalara doldurur. Eylem bittikten sonra toplananlar, galeride sergilenir.
Beuys'un "sosyal heykel" fikri doğrultusunda idi bu eylemler. Beuys'a göre: Her insan sanatçıdır. Performans sanatının kökeninde topluma sunmak vardır ve yapılan sanat bir yanıyla anarşiktir. Nitekim Beuys, performanslarında kurumlara ve mevcut totaliter yapılara karşı toplumsal destek alarak mücadele ermeye çalıştı. Beuys'tan sonra performans sanatçıları bireysel edimleri ile ön plana çıktılar ve son dönemde performanslarını bienallerde sergilemeye başladılar. Performans sanatçıları için önceleri bilinç, sonraları beden önemli oldu.
Marina Abramovic'in 1981-1987 yılları arasında Ulay ile gerçekleştirdikleri performansları, Orlan'ın "Carnal Art 2" olarak adlandırdığı bir dizi estetik ameliyatla vücudunu ve yüzünü yeniden biçimlendirdiği sanatsal performansları, Oleg Kulig'in "Pavlov'un Köpeği" adlı performansı, Santiago Sierra'nın toplumsal-eylemsel içerikli performansları akla gelenlerden...
Günümüzde ise 1960 ve 70'lerin önemli performans sanatı uygulamaları tekrar ediliyor. YouTube'da Bruce Nauman'ın performans videolarının imitasyonlarını görüyoruz. 2005 yılında Marina Abramovic, Vito Acconci, Joseph Beuys, Valie Export'un performanslarını "Yedi Basit Yapıt" adı altından yeniden oluşturdu. Yine  Chris Burden'in 1971'de (Vietnam Savaşı'nın sürdüğü sıralarda) gerçekleştirdiği "Shoot" isimli performansı net ortamında çizgi film karekterleri ve de yeniden canlandırılmış haliyle görülüyor. Bu performansta Burden, bir asistanına beş metre kadar uzaklıktan tüfekle nişan alarak koluna sıyrık açması için talimat veriyor; ancak kurşun biraz daha içerden geçiyordu.
Geldiğimiz noktada medya oldukça güçlü ve gerçek olan gücünü yitiriyor. Gerçekleştirilen performanslar etkileyiciliğini, şok edici özelliğini yitiriyor. Performanslar üzerinde yaratılan her türlü etkileşim eylemin içinin boşaltılmasına, yapaylaşmasına neden oluyor.

Seni bu performansı yapmaya iten ana sebep ne idi?
2003 yılında New York Şehri'nde 1 aylık bir süre zarfında bulundum. Genel izlenimim NewYork halkının olması gereken bir kollektif yaşama bilincine sahip olmayışıydı. Hayat, fazlasıyla bireyseldi. Sokaklar çok pisti. Evlerin önünde mekan düzenleme olgusu zayıftı. Ve yerlerde binlerce sakız lekesi görmem bende şaşkınlık, ardından da tepki vermemi dolayısıyla da bu performansın yapılmasını sağladı.

Performansındaki çevresel faktörün varlığı neye işaret ediyor?
Bu video  New York'ta yaşayan insanların çevre bilincini, bir anlamda da modernizmin eleştirisini içeriyor.

"New York ve Sakız" isimli hazıladığın kitap hakkında bilgi alabilir miyiz?
"New York ve Sakız" Kitabı Mart ayında Artes yayınlarından çıktı.
Yayın, New York Şehri Brooklyn Metrosu'nda 24 temmuz 2003'de gerçekleştirdiğim performansın videosu üzerine Türk ve yabancı küratör, eleştirmen, yazar ve sanatçıların yazılarından oluşuyor. Bu yazarlardan bazıları "Beral Madra", "Necmi Sönmez", "Hakan Akçura", "Raul Moarquech Ferrera", "Sztuka Fabryka"...
Kitap bir sanat yapıtının derinliğine irdelenmesi açısından Türkiye'de çıkan ilk yayın niteliğini taşıyor.
"New York ve Sakız" isimli video dünyanın bir çok ülkesinde festival, bienal ve sergilerde gösterime girdi. Ve ardından Performans video'ya, video da kitaba  dönüştü. Bu yayın ile performans çalışması tekrar dolaşıma giriyor  ve sanat yapıtının ivedeliği ve bireyler üzerindeki etkisi sağlanmış oluyor.
  • Mood: Neutral
  • Listening to: ZOR
  • Reading: Yalan
  • Watching: Moon
  • Eating: Meme
  • Drinking: Methilen Glokilen
Fotograf Kavramı Üstüne denemeler:Sıfır Düş Sıfır Yaratım
Nerede o eski fotoğraflar..? Fakat farklı bir hava sezdim, masamı toparladım. Ve fotografsız bir dünyanın nasıl olabileceğini düşündüm, düşündüm, saatlerce düşündüm.Sonuçta kendimle çarpışmadan çıkarımlarda bulundum.Görünür olanın hakimiyeti ve tüketimi için insanlar görüntüleri eritiyorlardı hızla.Görünmek sonsuzluğu belleklere kazıdı.Ama  hızlı değişimin iki kolu fotoğrafı boğmak için yaratılmıştı. Erken emekleme dönemi farklı bir kuşağı bırakıp gitti.Giden fotograftı.
Şimdilerde anlatmak kaygısı anlam kaygısının önüne geçtiği için çareler "almak" üstünde kilitleniyor.Yeteri kadar bilgi içermeyen görüntüler ne olacak?
Flu boşluklar net olmayan kayan görüntüler her şey bozuk ve net olmazsa?
Korkularımız, çekinme noktalarımızı ne çözecek?
Kabuslarımızı bize yaklaştıran görüntüler değilse ne?
Dahili bellekte buluşup toplanalım.Ne nedir den çok, bulmak ve yitirmek..
Bunları bir daha düşünelim.Bizi yok eden (insani yanımızı).Yalnızca bize sunulan alanlarda teknolojik devşirmeler ile görüntü toplayacağız ama düşlerimizi yok etme pahasına.Neticede estetikten yoksun çiğ gerçeklerle yaşıyor olacağız.Bütünsel şizofrenik tepkilerle ilerleyen dünyayı değiştirmeye değil belki aynılaştırmaya hız alacağız, bir şeylerin bitişini haber almak için üretilenlere bakarak...
Kayıtdışı kalmamak şartıyla görüneceğiz.Tekrarlardan ibaret hayatımızı farklılaştırmaya çalışmak için yarışacağız...Fakat sonuç değişmeyecek.Analitik yanımızla baktığımız dünya bizi kucaklamıyor olacak.Kucaklayan mı?Tekrarlar içi boşaltılmış görüntü  kirlilikleri bizi saracak.Çevre felaketi için çareler aranacak? Bu çeşit bir kirliliği ne kadar saklayacak?
Görsel bellek için söylenecek.
"Memorie visuelle", gördüklerini daha iyi saklayan bellek denebilir.Ve yitimi tabii.Bozuk bellek.Algıladıklarımızın gerçeğin kendisi olmayıp görüntüsü olduğunu soylersek ..işte şimdi fotografın büyülü yanını yok edebiliriz.Fotokopi makinalarında görüntü çoğaltılır.
Bilginin iki biçimi var, gerçek olan ve görüntü olan.Duyular mı bize görüntüyü önce verir? Gerçekse işitilmeyecek ,duyulmayacak, görülmeyecek ve dokunamayacagımız kadar derinlerdedir.Atomlardan ibaret bir boşluktur.Gerçek varolmayandır.Tek defa kullanılan makinalar ise ilginçtir.Gerçekliğe uzak olan yapısı geçiciliği ile...
Fotograf olarak kalan anlar dışındaki  an aldatıcıdır.
Bize saglıklı  gelen şey "bilgi"dir.Görünen gerçeğe bağımlı olandır.Tekrarında ise sorun şudur. Özgürlüğünüzü kesen bir tercih durumu yaşanır.Fotograf bilgi temellendirimi bizi farklılaştırmaya iter.Görünen görüntü Zahir ve Künh(görünüş ve öz) Görünüş değişebildiği gibi özde değişir.  
Dünya artık olağan görüntülerle yetinmiyor, heyecan barındıran hareketli görüntüler istiyor,Ölüm sahneleri ise gene bir sır olarak en çok izlenenler arasında başı çekiyor.Şüpheli görünen sadece bizi ele veren görüntülerden korkularımız tespit edilmemizdir.Bunun ne getirip götürdüğü hakkında tatmin edici cevap yoktur.Tüm güvenilir kentlerde kayıt yapan cihazlar,hayatımızın bir parçası, bizi kontrol eden,hayatımızı efekte eden bir güçtür.Bizle iletişime geçmeyen görüntülerden yola çıkarsak bize doğrudan ilişkili olmayan görüntülerdir.Ancak fotografik tüketimin yerel Ya da ulusal olanı besleyerek oluşan bellekte aktarılamaz.Aidiyet sorunsalı görmek dışındaki hislerimize yabancı kalacaktır.Görünen eylem istenen arzu nesnesi olana dönüşünceye kadar bellekte bulunacaktır.Bunlar yanılsama dan çıkan arka planlardır.Anlık bir enerjiye dönüşmeden kayan görüntüler olacaktır.Neredeyse kaybedilen geçmiş karşımıza yeni senaryolardan oluşan multimedyatik bir gösteri olarak sunulacaktır.Belirleyici olan gösterge yabancılaştırılmamız olmuştur.
  • Mood: Neutral
  • Listening to: ZOR
  • Reading: Yalan
  • Watching: Moon
  • Eating: Meme
  • Drinking: Methilen Glokilen
Questions In Art Criticism


Art critics help viewers perceive, interpret, and judge artworks. Both art critics and art historians share a strong interest in constructing meaning from artworks. While critics tend to focus more on modern and contemporary art from cultures close to their own, art historians tend to study works made in cultures that are more distant in time and space. In addition to lessons focused on understanding artworks from historical cultures, Chicana and Chicano Space includes modern and contemporary artworks. Lesson one and lesson six focus on critical inquiry.

Questions In Art Criticism*

   1. Description: What do I see? ( feel, hear, smell, taste)?
         1. Subject Matter: Does the artwork depict anything? If so, what?
         2. Medium: What tools, materials, or processes did the art maker use?
         3. Form: What elements did the maker choose and how did the maker organize the elements?

              
   2. Interpretation: What is the artwork about?
         1. Interpretive Statement: Can I express what I think the artwork is about in one sentence?
         2. Evidence: What evidence inside or outside the artwork supports my interpretation?

              
   3. Judgment: Is it a good artwork?
         1. Criteria: What criteria do I think are most appropriate for judging the artwork?
         2. Evidence: What evidence inside or outside the artwork relates to each criterion?
         3. Judgment: Based on the criteria and evidence, what is my judgment about the quality of the artwork?
İstanbul 'da İmaj ve Ölçek                                                                    
Kendi gerçekliğine yabancılaşmış biri, Gursky nin fotograflarında nekadar gerçeklik bulur? Sorduğu ile ulaştığı yer neresi olur? Kendiyle başlayan herkes için ulaşılacak yer zamanla kendimizmiyiz?  


"Bu dünyada hiçbir şey göründüğü gibi değildir, ama her zaman sanki neredeyse olası gibi görünür."
Leipzig'li uluslararası tanınmış fotoğrafçı Andreas Gursky'nin insanın algılama sisteminin bilinç sınırlarını sınayan resimleri hep bilinen ve henüz bulunmamış olan arasındaki çizgide gidip geliyor. Her ne kadar Gursky fotoğraf malzemesi olarak fiziksel dünyayı kullanıyorsa da, küresel zamanın görülebilir olgularının çevesinde dolanan fotoğrafları bağımsız ve dahili bir göstergeler dizgesi oluşturur. İnsan gözünün kalıplaşmış yeniden tanıma ölçütünden kendilerini uzaklaştırırlar ve ufkun üzerine doğru uzanan atlama tahtasına dönüşürler.
Gursky'nin büyük boyutlu, soyut anıtsallık derecesinde büyütülmüş fotoğrafları Türkiye'de ilk kez İstanbul Modern'de sergilenecektir. Artık kendi iç gerçekliğimiz ve bizde bıraktığı imgeler önem kazanıyor.Zaman a müdahele edebilme şansımız varken başlıyoruz.Yaklaşan gerçeklik varken var olanı redettmeden yaşadıklarımıza soru sormanın ötesinde iç ezikliğimizi taşıdığımız cümleler kurmamıza yardım ediyor Grusky

Uçsuz bucaksız görüntüleriyle fotoğraf tarihinin akışını değiştiren  Andreas Gursky İstanbul Modern Sanat Müzesi'nde İstanbullu sanatseverlerle buluşacak.
Andreas Gursky dünyayı kendi görsel mantığına göre yeniden düzenleyen, sayısız ayrıntıyı bir araya getrerek gerçeği yeniden yaratan ve yorumlayan bir sanatçı. Bu yüzden de yapıtları genelde müzelerin fotoğraf galerilerinde değil, sanat bölümlerinde sergileniyor.

Sanatçı, Jackson Pollock, Andy Warhol ve Sol Lewitt gibi modern sanatın duayenleriyle olduğu kadar, Courbet, Turner, Caravaggio, ve Pouissin gibi klasik ressamlarla da karşılaşıyor.
Gursky'nin 99 Cents II Diptychon adlı eseri, yaşayan bir fotoğrafçının yapıtına verilen en yüksek fiyat rekorunu elinde tutuyor. El değiştirdiği her seferinde iki kat pahalanarak satılan fotoğraf, son olarak Sotheby's'd 3.3 milyon dolara alıcı buldu.
Gursky'nin devasa fotoğrafları küreselleşen dünyayı ilginç bir biçimde temsil ediyor.




Fotoğraf kuramcısı Victor Burgin'e göre, bugün hâlâ 'anlam yakalamak' peşinde koşan fotoğrafçılar tavşan peşinde koşan avcılara benziyor; 'günümüzün' fotoğrafçısı/sanatçısı ise kullandığı mecranın sınırlarını en uç noktasına kadar zorlayarak anlam kuruyor. Gursky işte, tam da bunu yapıyor: Gerçekliğin ancak birisi onu 'yarattığında' yakalanabileceğine inanan sanatçı, fotoğraflarında izleyicinin çoğu zaman ruhunun bile duymadığı gerçeklik yanılsamaları kurguluyor. Fotoğrafik imgenin görünür gerçekliğini kullanarak aslında hiçbir zaman bir araya gelmemiş kişileri bir araya getiriyor; günün farklı zaman dilimlerini aynı görüntüde eritiyor; tümüyle kendi kurgusu olan yeni gerçeklikler yaratıyor. Hiç dokunmadığı imgeler de var kuşkusuz:
Ama imgeleriyle oynadığını bilmek, görüntünün gerçekliğine olan o önkabullü inancı da sarsıyor; böylece etrafımızı saran tüm fotoğrafik imgelerin gerçekliğine yönelik bir şüphe uyandırıyor, her kadrajın, dijital manipülasyona uğramış olsun olmasın sonuç olarak bir dünya görüşünü yansıttığını düşündürüyor. Kısacası; baktığımız imgelere iyice bakmamızı, sorgulayarak bakmamızı, kuşkuyla bakmamızı söylüyor.
Andreas Gursky'nin fotoğrafta zorladığı sınırların en uç noktasıysa, fotoğraflarını bir dergide değil de bir sergide, tüm heybetiyle gördüğünüzde hissediliyor. Bunlar çok ama çok büyük fotoğraflar. Fotoğrafın kendine özgü tarihinin, kendine özgü teknolojisinin nereden nereye geldiğini, gelebileceğini ve daha da gidebileceğini tüm açıklığıyla gösteren bu fotoğraflarda Gursky'nin kullandığı mecranın olanaklarını genişletmeye yönelik çabası, en büyük alkışı zaten izleyicilerin sergiyi gezerkenki şaşkın hayranlığıyla alıyor. Bunlar aslında 'çekilmiş' değil, 'yapılmış' fotoğraflar ve izleyici de onları öyle izliyor. Önünde küçüldüğünüz, içinde kaybolduğunuz bu imgeler, eskinin çok figürlü akademik tarih resimlerinin anıtsallığını taşırken, çağımızda fotoğrafın resmin yerine hangi yönleriyle göz diktiğinin de bir gösterisine dönüşüyor. İnsanın gözünü alacak denli parlak bu fotoğrafların ayrıntılarındaki olağanüstü keskinlik ise, izleyicinin gözünü değil almak, tümüyle yakalıyor ve kanıksadığımızı sandığımız görüntülere bile uzun uzun bakmanızı sağlıyor. Kanıksadığımızı sandığımız diyorum, çünkü: Gursky, çoğunlukla gelişmiş toplumların yaşadığı bildik türde mekânları, yapıları gösteriyor, çalışma alanlarının yanı sıra alışılagelmiş boş zaman biçimlerine odaklanıyor. Fotoğraflarında yaşadığımız zamanların insanları, onlar, bizler, ötekiler -herkes- yarattığımız sahnelerde, borsada, stadyumda, parlamento binasında, bankada vs. tüm ölümlü ve kalabalık halimizle görünüyoruz; varoluşumuzun anlamına yönelik ürkütücü bir muammayla baş başa bırakılıyoruz. Bu yüzden mi acaba, yüzyılların sessizliğiyle akan Ren Nehri ya da Keops Piramidi de var Gursky'nin görüntüleri arasında; insansız?.

Anıtsallaşan Merkezde Sapmalar olmuş olması bilinen gerçeklikten görülen gerçekliğe giden gelen ama ifadesizleşmeye yatkın bir kareden anlatılan şölen belki de Modern Çağ ın bitişidir Gusky nin çıkışı.
Ayrımına ancak ve ancak fotograf ile mekansallaşan yalnızca görüntü oyunu ile izah edilebilecek yeni dünya ve onu merkez yerine Globalleşen bir Aynılaşma sürecine katmasıdır Gursky nin büyülü yanı. Ne kadar uzağında olmadığımız çok açık olan İmajlardan geriye Batı Konteksinde Anıtsallaşma ve Bilgi Bankası olması yönüyle Gursky iyi iş çıkarmış.
  • Listening to: Shell voice
  • Reading: Yolculuklar
  • Watching: Moon
  • Eating: Brain
  • Drinking: Vine
İstanbul 'da İmaj ve Ölçek                                                                    
Kendi gerçekliğine yabancılaşmış biri, Gursky nin fotograflarında nekadar gerçeklik bulur? Sorduğu ile ulaştığı yer neresi olur? Kendiyle başlayan herkes için ulaşılacak yer zamanla kendimizmiyiz?  


"Bu dünyada hiçbir şey göründüğü gibi değildir, ama her zaman sanki neredeyse olası gibi görünür."
Leipzig'li uluslararası tanınmış fotoğrafçı Andreas Gursky'nin insanın algılama sisteminin bilinç sınırlarını sınayan resimleri hep bilinen ve henüz bulunmamış olan arasındaki çizgide gidip geliyor. Her ne kadar Gursky fotoğraf malzemesi olarak fiziksel dünyayı kullanıyorsa da, küresel zamanın görülebilir olgularının çevesinde dolanan fotoğrafları bağımsız ve dahili bir göstergeler dizgesi oluşturur. İnsan gözünün kalıplaşmış yeniden tanıma ölçütünden kendilerini uzaklaştırırlar ve ufkun üzerine doğru uzanan atlama tahtasına dönüşürler.
Gursky'nin büyük boyutlu, soyut anıtsallık derecesinde büyütülmüş fotoğrafları Türkiye'de ilk kez İstanbul Modern'de sergilenecektir. Artık kendi iç gerçekliğimiz ve bizde bıraktığı imgeler önem kazanıyor.Zaman a müdahele edebilme şansımız varken başlıyoruz.Yaklaşan gerçeklik varken var olanı redettmeden yaşadıklarımıza soru sormanın ötesinde iç ezikliğimizi taşıdığımız cümleler kurmamıza yardım ediyor Grusky

Uçsuz bucaksız görüntüleriyle fotoğraf tarihinin akışını değiştiren  Andreas Gursky İstanbul Modern Sanat Müzesi'nde İstanbullu sanatseverlerle buluşacak.
Andreas Gursky dünyayı kendi görsel mantığına göre yeniden düzenleyen, sayısız ayrıntıyı bir araya getrerek gerçeği yeniden yaratan ve yorumlayan bir sanatçı. Bu yüzden de yapıtları genelde müzelerin fotoğraf galerilerinde değil, sanat bölümlerinde sergileniyor.

Sanatçı, Jackson Pollock, Andy Warhol ve Sol Lewitt gibi modern sanatın duayenleriyle olduğu kadar, Courbet, Turner, Caravaggio, ve Pouissin gibi klasik ressamlarla da karşılaşıyor.
Gursky'nin 99 Cents II Diptychon adlı eseri, yaşayan bir fotoğrafçının yapıtına verilen en yüksek fiyat rekorunu elinde tutuyor. El değiştirdiği her seferinde iki kat pahalanarak satılan fotoğraf, son olarak Sotheby's'd 3.3 milyon dolara alıcı buldu.
Gursky'nin devasa fotoğrafları küreselleşen dünyayı ilginç bir biçimde temsil ediyor.




Fotoğraf kuramcısı Victor Burgin'e göre, bugün hâlâ 'anlam yakalamak' peşinde koşan fotoğrafçılar tavşan peşinde koşan avcılara benziyor; 'günümüzün' fotoğrafçısı/sanatçısı ise kullandığı mecranın sınırlarını en uç noktasına kadar zorlayarak anlam kuruyor. Gursky işte, tam da bunu yapıyor: Gerçekliğin ancak birisi onu 'yarattığında' yakalanabileceğine inanan sanatçı, fotoğraflarında izleyicinin çoğu zaman ruhunun bile duymadığı gerçeklik yanılsamaları kurguluyor. Fotoğrafik imgenin görünür gerçekliğini kullanarak aslında hiçbir zaman bir araya gelmemiş kişileri bir araya getiriyor; günün farklı zaman dilimlerini aynı görüntüde eritiyor; tümüyle kendi kurgusu olan yeni gerçeklikler yaratıyor. Hiç dokunmadığı imgeler de var kuşkusuz:
Ama imgeleriyle oynadığını bilmek, görüntünün gerçekliğine olan o önkabullü inancı da sarsıyor; böylece etrafımızı saran tüm fotoğrafik imgelerin gerçekliğine yönelik bir şüphe uyandırıyor, her kadrajın, dijital manipülasyona uğramış olsun olmasın sonuç olarak bir dünya görüşünü yansıttığını düşündürüyor. Kısacası; baktığımız imgelere iyice bakmamızı, sorgulayarak bakmamızı, kuşkuyla bakmamızı söylüyor.
Andreas Gursky'nin fotoğrafta zorladığı sınırların en uç noktasıysa, fotoğraflarını bir dergide değil de bir sergide, tüm heybetiyle gördüğünüzde hissediliyor. Bunlar çok ama çok büyük fotoğraflar. Fotoğrafın kendine özgü tarihinin, kendine özgü teknolojisinin nereden nereye geldiğini, gelebileceğini ve daha da gidebileceğini tüm açıklığıyla gösteren bu fotoğraflarda Gursky'nin kullandığı mecranın olanaklarını genişletmeye yönelik çabası, en büyük alkışı zaten izleyicilerin sergiyi gezerkenki şaşkın hayranlığıyla alıyor. Bunlar aslında 'çekilmiş' değil, 'yapılmış' fotoğraflar ve izleyici de onları öyle izliyor. Önünde küçüldüğünüz, içinde kaybolduğunuz bu imgeler, eskinin çok figürlü akademik tarih resimlerinin anıtsallığını taşırken, çağımızda fotoğrafın resmin yerine hangi yönleriyle göz diktiğinin de bir gösterisine dönüşüyor. İnsanın gözünü alacak denli parlak bu fotoğrafların ayrıntılarındaki olağanüstü keskinlik ise, izleyicinin gözünü değil almak, tümüyle yakalıyor ve kanıksadığımızı sandığımız görüntülere bile uzun uzun bakmanızı sağlıyor. Kanıksadığımızı sandığımız diyorum, çünkü: Gursky, çoğunlukla gelişmiş toplumların yaşadığı bildik türde mekânları, yapıları gösteriyor, çalışma alanlarının yanı sıra alışılagelmiş boş zaman biçimlerine odaklanıyor. Fotoğraflarında yaşadığımız zamanların insanları, onlar, bizler, ötekiler -herkes- yarattığımız sahnelerde, borsada, stadyumda, parlamento binasında, bankada vs. tüm ölümlü ve kalabalık halimizle görünüyoruz; varoluşumuzun anlamına yönelik ürkütücü bir muammayla baş başa bırakılıyoruz. Bu yüzden mi acaba, yüzyılların sessizliğiyle akan Ren Nehri ya da Keops Piramidi de var Gursky'nin görüntüleri arasında; insansız?.

Anıtsallaşan Merkezde Sapmalar olmuş olması bilinen gerçeklikten görülen gerçekliğe giden gelen ama ifadesizleşmeye yatkın bir kareden anlatılan şölen belki de Modern Çağ ın bitişidir Gusky nin çıkışı.
Ayrımına ancak ve ancak fotograf ile mekansallaşan yalnızca görüntü oyunu ile izah edilebilecek yeni dünya ve onu merkez yerine Globalleşen bir Aynılaşma sürecine katmasıdır Gursky nin büyülü yanı. Ne kadar uzağında olmadığımız çok açık olan İmajlardan geriye Batı Konteksinde Anıtsallaşma ve Bilgi Bankası olması yönüyle Gursky iyi iş çıkarmış.
  • Listening to: Shell voice
  • Reading: Yolculuklar
  • Watching: Moon
  • Eating: Brain
  • Drinking: Vine
For you, my love,the happiest of birthdays!
Let this be a day your soul shall sing,
Rejoicing in the pleasure that this one day
Must to all who love you surely bring!
You, who give so much, should now be taking
What affection a poor soul can show.
Understand this little fuss I'm making
Is only what one mortal can bestow,
Touched by love too beautiful to know.

Funny Version;)
Your 30th (OR 40th) birthday's a quest
To make this quirky milestone your best.
Still it's only mid-life
Live the rest of your life
There's not going to be a retest.

Thanks for suport to me All Friends in DA :ahoy:
  • Listening to: Mars Fisher
  • Reading: Dream Deep
  • Watching: Fellini
  • Eating: Fish
  • Drinking: Rakı
Sessiz bir ağustos sıkıntısı gibiydin. Riva da idik, sende Rivadaydın bakkaldan bira aldığında tanıştık, biraz yükselmek için. Sen üç üç, bende beş beş.Acelen ne dedin günü koklamak sebebim olmasa sana acele etmediğimi anlatırdım. Ama gün güneşi terk etmez ise sende günü güneşe yaklaştırdın. Topladığın taşları gösterdiğinde kesin deli dedim! Bunca çuval Riva Elmas Koyundan elli çuval elmas yüklenirmi ruha! Sen çektin ben çektim. Ama ip koptu...
Eflatun Nuri Erkoç canım ağabeyim. Ciğercideki ciğeri kediyle paylaşan Çelebi.
  • Listening to: I dont know who am I
  • Reading: Benim Adım Eflatun
Forever lost, each journey taken
Plagues the mind; the nights awaken
Troubled visions, thoughts of yesterdays,
That seem like beacons - lives away.
Random comforts cannot ease this soul,
For knowledge takes its weary toll
'Pon one who suffers with each breath,
Who slept once in peace, then awoke in death..
  • Listening to: I dont know who am I
*KAMUSAL  ALANDAKİ   SANAT VE SOKAK KÜLTÜRÜ*

Hiçte okunduğu gibi değil kamusal alanlar ve sanat ilişkisi.1970 lerde okuduğum yazınsal duvar elemanları söylem şekli arayışıydı. Duvar kültürü için birkaç tespitim var. Bunları tarihi didikleyerek ulaşmam ve oluşturmam için 1876 yılını Milat alıp incelemek lazımdır. Dolmabahçe Duvarları . Bu saraya ait yüksekçe çevrili bu duvar Ortaköyde sonbulur başlangıç noktası Dolmabahçedir. Kuşatıcı pek çok devlet adamı Ya da resmi makamı temsilen varolmuş yapılara 10-15-20 metre yükseklikte duvar çıkmak dönem iktidarının oldukça sıradan bir tavrı gibi görünsede dönem içindeki pekçok saldırı suikast hareketleri ile anlamlandırıcı durmaktadır.
TC devlet parabolünde sokak kamusal alan olmaktan öte bir iktidarın seyri Ya da resmi geçiti olarak kullanılmıştır. Alanlar ise bu milattan sonraları yeteri kadar boşluk bulamamış hatta bu Meydansı alanlar gittikçe şiddet ve gösteri yeri olmasın diye kapatılmış halktan izole edilir bir mimari dönüşüme tabi tutulmuştur.
Herne kadar engelsi gibi dursada gel zaman git zaman Kültür Dönüşümü içinde sokaklar "söylenmemişliğin" sözcüsü oldular. Sansürü ezerek aşarak kamusal alandaki yerlerini aldılar. Arada ticari repliklerde bulmak mümkündü. Sünnetçi -Çatıcı- İlaç haşere ilanları aklıma gelenlerden birkaçı. İşe yararmıydı?..

Sanat , sanat nesnesi ve izleyici artık bir sınıf ve zümre adına yapmaktan çok sansür sınırı tanımyan bağırdıkça yankılanan bir okadar toplumsal tartışma kültürüne katkısı belli direnç noktası oluşturuyor sokak sanatı. Seçenin seçilenin olmadığı yaşamsal atananların sokağın sanatçısı olmak payesi dışında Hiçbir tecimsel yanı olmayan dışavurum.

Yıllarca ,yanbaşımızda duran boş bomboş duran bu duvarlar ,çocukluğumun sessiz tanıklığını yaptılar. Kentin ana belleği bu duvarlarda. Kimi zaman ayrıldım ,kimi zaman duygularımı çişe dönüştürdüm, ama yüzüm hep duvra dönük yaşadım.
"İstersen geri dön""Denizlerden çık artık""yüzme zamanı""Ne olur geri dönme!"
"O bir vatanperver" vs.. yazınsal metinlerin slogan boyutundan sıyrılıp anlamı deşifre edecek boyutta yeniden okumak "saçma bilinmiş varoluşumuzda çok acı ve derin izler bırakacak! Bir çeşit kendini yok etmek. Kollektif kent kültürü Ya da değil. Ardındaki zehir önemli. Bir cümlenin yaratacağı kamuoyu bir steril Bienalin yaratacağından daha derin etkilerle sarstığı ortada. Bu işlere ne açıdan bakarsak bakalım, bu şekliyle yapılmış işleri Steril Bienal alanına soktuğumuzda dışardaki kadar güzellik katmayacağı çok net. Tarlabaşında ölmüş birinin sokak ilanını görünce orada paylaşılan bir başka şey olduğunu anladım , bu kesinlikle zenginlik değildi. Bu yoksulluk, bu imkansızlaıkların diliydi. Bu dil sokakta kaldığı sürece içimizde derin yaralar açmaya devam eder bizi diri tutar. Diğer alana sokmak bu dili öldürür başalaştırır.
Varoluşuma hala bir "saçmalık" olarak bakıyorum. Gülüyorum bunu yalnızca ruhum görüyor ne çok kalabalık içinde yaşıyoruz nede "imdat"a bir yanıt var buralarda. "Ne olur geri dönme!"
                                                                              Ferruh Alışır 17.09.07
  • Listening to: TOUGHT MAKE A PLAN
  • Reading: SOKAK STRESİ
  • Watching: STREET
"Stamps are symbols of approval and disapproval by society or ourselves. They seal these messages to the heart and soul. Love letters are about the choices we must make in life. They are about coming together in healthy relationships while being true to yourself. They are about the strength and courage it takes to be vulnerable. They are about intimacy and isolation, eroticism and spirituality, resistance and release, repulsion and attraction.

Like all love letters, F hopes these send signals that trigger a deeper understanding of who we are, what love is, and what it takes to be a whole human animal.
My reading ability is the main challenge I must overcome, so I immerse myself in books, re-reading Monster/Beauty and Erotic LİFESThe First Sex on the strength and power of elder women. I've learned to create tools to overcome distractions, to decode the energy of chaos caused by ART. I find visual inspiration in films with sensual imagery, Last Tango in Paris, Stealing Beauty, and Dreamers, and in the work of choreographers Şöbiyet. Intimate acts of tactile performance art by Kadayıf and Ana Baklava create erotically spiritual, transcendent bodies by their images of surprising absence."
T.Joseph Henry Louission New Jersey Planet 1905
  • Listening to: TOUGHT MAKE A PLAN
  • Reading: SPACE ANTI SPACE
  • Watching: CORIAN BATHROM
Ardıç Mobilya, masif ahşap üretimi ile 1970 yılından bu yana hizmet veren, Engin Alışır tarafından kurulmuş bir atölyedir. Mimari proje ve taahhüt hizmeti, iç mimar Ferruh Alışır'ın 1992 yılı itibariyle firmaya katılmasından sonra başlamıştır. 2002 yılı Eylül ayı itibariyle iç mimar Ferruh Alışır ve mimar Güvenç Uğuz tarafından kurulan Ardıç Mimarlık, Ardıç Mobilya ile beraber Corian ve Compact Laminat uygulamalarını da bünyesine alarak hizmet vermeye devam etmektedir.


Faaliyet Alanları

    * Mimari ve Dekorasyon projeleri tasarım ve uygulamaları
    * Ahşap işleri ile ilgili tasarım ve uygulamalar
    * Dış Cephe tasarım ve uygulamaları
    * Corian mutfak ve banyo tezgahları satış ve uygulamaları
    * Compact Laminat WC kabinleri ve tezgahları satış ve uygulamaları


Ardıç Mimarlık İnşaat ve Dekorasyon San. Tic. Ltd. Şti.

Fetih Mah. Mobilyacılar Sitesi Köseoğlu Sok. No : 57 K.Çamlıca - Üsküdar / İstanbul

Tel - Fax : 0216 472 23 44 - 0216 472 23 47

e-mail : ardicmimarlik@gmail.com
  • Listening to: TOUGHT MAKE A PLAN
  • Reading: SPACE ANTI SPACE
  • Watching: CORIAN BATHROM
Türkiye'nin en kapsamlı fotoğraf festivali ULİSfotoFEST İstanbul '07, 11 Mayıs'ta açılıyor. 1 Temmuz'a kadar devam edecek olan festival, şehrin kapılarını dünyanın dört bir yanından gelecek fotoğraflara ve fotoğrafçılara aralayacak. Festival, İsveçli ünlü fotoğrafçı Anders Petersen, 2007 World Press Photo ödüllü 'Amazon' çalışmasıyla Daniel Beltra, 'Aral gölü faciası'nı yorumlayan çalışmalarıyla Radek Skrivanek gibi bir çok fotoğraf ustasını fotoğraf tutkunlarıyla buluşturacak. Festivalde ayrıca basın fotoğrafçılarının gözünden Irak dramı da gündeme getirilecek.

Fotoğraf Vakfı (FV) ile İstanbul Saydam Gösterileri ve Fotoğraf Derneği'nin (İFD), Selanik Fotoğraf Müzesi ve Noorderlicht Fotoğraf Vakfı ortaklığıyla düzenlediği ULİSfotoFEST-İstanbul'07, dünyanın her köşesinden fotoğrafları ve fotoğraf sanatçılarını İstanbul'da buluşturacak. Çeşitli alanlarda fotoğraf sergi ve gösterilerine, panel ve konferanslara, film gösterimlerine, atölye çalışmalarına, fotoğraf okumalarına ev sahipliği yapacak olan Festival'in açılış töreni, 11 Mayıs Cuma günü, Şişli Belediyesi ve Doluca'nın katkılarıyla, şehrin geçmiş yıllardaki en önemli kültür alanlarından biri olan eski Şan Tiyatrosu'nda gerçekleştirilecek.   
  • Listening to: WATCH
  • Reading: ART

Journal History